Sistemin Kökeni ve İhtiva Ettiği Anlamlar


o.ogren-sen.com > öykü > Evraklar
OSMANLI DEVLETİ’NDE TIMAR SİSTEMİ

Aykut Ergün
Giriş

Balkanlar, Anadolu, Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika’ ya kadar yayılan Osmanlı Devleti bu toprakları fethettiğinde farklı ekonomik sistem ve çeşitli kültüre sahip toplulukları da bünyesine katmıştır. Bu toprakların idare edilmesi ve merkezi otoritenin sağlanması için de bir sistemin oluşması gerekliydi. Oluşturulacak bu sistem hem merkezden uzak toprakların idaresini hem de toprağın işlenmesini sağlamalıydı. İşte Osmanlı Devleti de daha önce de çeşitli devletlerin kullandığı sistemi geliştirip tımar sistemini ortaya çıkarmıştır. Bu çalışmamızda tımar kelimesi ve ihtiva ettiği anlamlar, bu sistemin uygulanışı, tımar türleri, sistemin bozuluşu, çöküşü ve Osmanlı Devleti’ne olan katkılarını işleyeceğiz.

Sistemin Kökeni ve İhtiva Ettiği Anlamlar

Farsça kökenli olan “tımar” kelimesi Farsça da “acı, ızdırab, sadakat ve bakım” gibi çeşitli anlamlara gelmektedir. Bu kelimeye ne Moğolca da ne de Türkçe de rastlanmıştır. Rumca da ki tımarion ise Osmanlıcadan geçmiştir. Türklerde bu kelimenin kullanılmasına dair en eski atıfa Büyük Selçuklu Sultanı Sencer’in Farsça bir hükmünde rastlamaktayız. Bu hükümde tımar kelimesi yönetim anlamında kullanılmakla beraber henüz kurumsal manasına sahip değildir. Kaynaklara göre kurumsal manasına, Sultan Orhan zamanında rastlanmaktadır. Aşıkpaşazade’de, Sultan Osman Bey’in silah arkadaşlarına tımarlar dağıttığı belirtilmektedir. Ancak bu daha çok yut ve Doğu Anadolu’da ki Türkmen devletlerinde rastlanan ülke ye benzetilmektedir. Bu kelimeler miras bırakılabilen arazi parçalarını tanımlamak üzere anıldığı bölgede Osmanlı Devleti döneminde de devam etmiştir. Osmanlı tımar sisteminin belli nitelikleri Büyük Selçuklu Devleti ve Mısır Memlükleri’nde görülmektedir.1

Tımar en yaygın tanımı ile geçimleri veya hizmetlerine ait masrafları karşılamak üzere bir kısım asker ve memurlara, belli bölgelerden nam ve hesaplarına tahsili salahiyetiyle birlikte tahsis edilmiş olan senelik gelirleri 20.000 akçeye kadar olan dirliklerdir. Tımar sahiplerine ise ehli tımar veya tımarlı sipahiler denilmektedir.2 Çıplak mülkiyeti devlete ait tımar arazisinin sipahiye tahsil edilmiş bölümü “kılıç”, “kılıç yeri”, “hassa yeri”, “hassa çiftlik” adlarıyla anılırdı.3
Sistemin Özellikleri ve Uygulanışı

Osmanlı Devleti’nin askeri ve ekonomik yapısının temelini tımar sistemi oluşturmaktaydı. Sistemin tam olarak işlendiği Osmanlı Klasik Dönemi olarak adlandırılan dönem Osmanlı Devleti’nin en parlak dönemi olmuştur. Batıdaki fetihlerde Osmanlı iradesinin ve İslamiyet’in yerleşmesini sağlayan esas manivela, tımar sistemidir ve bu sistem yerleşirken dini ve ırki bir tekelcilik hiçbir zaman devletin hareketlerinde amil olmamıştır.4

Osmanlı mali sisteminde devletin tarımdan elde ettiği gelirin büyük bir kısmı tımar sistemi içindeydi. Buna göre devlet, ziraattan alacağı vergiyi, kendisi araya girmeden, doğrudan doğruya büyük bir kesimi asker olan tımar sahiplerine bırakıyordu. Tımar sistemi Selçuklu ikta sisteminin bir devamıdır. Devletin mülkiyeti altındaki toprakların yine devlet memuru olan ve maaşlarını tımarlarının gelirinden alan sipahilerin gözetiminde, kullanım hakkına sahip köylüler tarafından işletilmesidir.5 Osmanlı Devleti de, diğer Türk devletlerinde olduğu gibi yaptığı fetihlerde bu sistemi uygulamış ve devam ettirmiştir. Bu suretle dirlik sahipleri kendilerine bırakılmış olan bu yerlere karşılık devletin korunması görevini üzerlerine almışlardır.6

Tımar topraklarını işlemek hak ve görevine sahip olan köylünün idaresi, işletmeye bakan ve vergilerin tahsilini yapan, toprak sahibi olarak kabul edilen dirlik sahiplerine bırakılmıştır. Bu yetkini ve sistemin denetlenmesi görevi ise kadıya aitti. Böylece özellikle çoğu sipahi olan dirlik sahiplerinin toprak ve köylü üzerindeki yetkileri hukuk çerçevesine alınmış olunuyordu. Tapu sayıları ile her köyün geliri, nüfusu, otlakları, ormanları yani mali yapısı tespit edilirdi. Böylece eyaletler oluşturulur, bunlarda sancaklara ayrılır, sancaklarda tımar, vakıf ve ocaklık olarak hak sahiplerine tahsis edilirdi. Tımar, Osmanlı uygulamasında üç kısma ayrılmıştır; senelik geliri 20.000 akçeye kadar olan topraklara tımar, 20.000 akçe gelirli topraklara zeamet, 100.000 den fazla gelirli topraklara da has denilmiştir. Has toprakları genel itibari ile beylerbeyi ve sancak beylerine tımarlar genellikle, sipahi denilen eyalet askerlerine tahsis edilirdi. Sipahi tımarının bu hizmetini yapanlara verilen kısmına “kılıç” denilirdi. Bu toprak parçası zamanla sipahinin gösterdiği yararlılıklara göre büyüyebilirdi.7 Tımar sahipleri kendilerine tahsis edilen tımarın gelirine göre savaşa asker götürürlerdi. Gelirlerin ilk 3.000 akçesi kendilerinin ihtiyaçlarına ayrılırdı. Bunun dışında ki her 3.000 akçesi için ise bir cebelü(atlı asker) beslerdi. Mesela, 9.000 akçelik geliri olan bir tımar sahibi ilk 3.00 akçeyi kendisi için ayırır, kalan 6.000 akçe için iki cebelüyü savaşa götürürdü. Bir savaş esnasında o memleketteki bütün eşkinci, zuema ve erbab-ı tımarı bağlı oldukları baş askerin mahiyetine girerek savaşa katılırlardı.8

Tımarın Şartları

Tımarın süresi sahibinin ömrü ve sipahilik hizmetini aksatmaksızın yerine getirmesiyle sınırlıdır. Yararlığı görülen sipahilere başlangıçta tımarın yalnızca “kılıç hakkı” denen çekirdeği verilirdi. Bu çekirdek kısma zamanla yeni “terfi” ve “iltihaklar” olarak gelirini toplayabileceği bazı köyler ya da mezralar eklenirdi. Sipahi öldüğünde yetişkin oğluna yalnızca kılıç hakkı devletin yeniden değerlendirilmesine bağlı olarak verilebilir. Ancak yararlılıkları karşılığı babasının tımarına sonradan yapılmış “terakki”, “terfi”, “iltihak” gibi eklentiler varsa onlar geri alınır.9

Tımar sahipleri toprak üzerinde sınırsız bir tasarruf hakkına sahip değillerdi. Tımar ve zeametlerini başkasına satamazlar; istediği gibi dağıtamazlar ve vakıflara da tahsis edemezler. Şu kadar var ki bunların asıl sahibi hükümet olduğundan her tımar sahibinin ölümünde erkek çocukları hükümdar tarafından berat almak durumundadırlar.10

Tımar sahibi, kendi bölgesinde ki suçluları izleyip yakalamak gibi sıkı düzen yetkilerine de sahipti. Ancak imparatorluğun ceza hukuku çerçevesinde yerel kadının verdiği bir hüküm olmaksızın, hiçbir cezalandırma işlemine girişemez, en küçük bir para cezası dahi uygulayamazdı. Görevleri, kısaca, tımar bölgesinde kendi üzerine yazılan köylerin şahıslarını ve haklarını korumak ile sefere çağırıldığında imparatorluk ordusuna katılmaktan ibaretti. Tımar hiyerarşisinin zeamet sahibi üst kademeleri de kendi kontrol alanlarında ki güvenlikten sorumluydular ve daha alt düzeyde ki sipahilerin tımar’larında kesilen para cezalarının gelirini paylaşırlardı. Tabi bu yüzden çoğunlukla anlaşmazlık çıkar ve yeni uygulamalar kendini hissettirirdi.11

Tımar sistemine dâhil olan yüksek rütbeli devlet görevlileri ise, kendilerine ait yerlerde sürekli olarak oturmuyorlar, tarıma ve mal üretimine katılmıyorlardı. Tımar sistemi, onların çıkarlarını toprağa değil, geçici olarak toprağın gelirine bağlamalarını zorunlu kılıyordu.12

Herhangi bir sebeple toprağını terk eden köylü, tımar sahibi tarafından yakalanır ve eski yerine yerleştirilirdi. Bu husus iskân kanununda kesin şekilde hükme bağlanmıştır. Sipahi, yerini terk eden reayadan on yılı geçirmemiş olanlarını yerleştikleri yerden kaldırarak eski yerlerine iskân ederdi. Buna karşılık arazilerini boş bıraktıkları için kendilerinden çift bozan adında bir vergi alırdı. Bununla beraber sipahi ile köylü arasındaki münasebetler sadece sipahi lehine değildi, ancak kanunlar çerçevesinde hareket edilebilirdi. Mesela Bozok Kanunnamesi’nde haksız yere sipahiye el kaldıran raiyyetten on altın alınması, buna karşılık raiyyeti inciten sipahi dövülürse reayadan ceza alınmaması ve bir sipahinin emir almadan köylüden ulak beygiri isteyerek davar boğazlatması sonucu dövülmesi halinde dövenin suçlu sayılmaması gibi hükümlerin yer alması, aradaki ilişkileri göstermektedir.13

Sahiplerinin Mesleklerine Göre Tımar Çeşitleri:

a) Eşkinci Tımarı (mülk tımar): Sefer vuku bulduğunda alay beylerinin bayrağı altında bizzat sefere gitmekle yükümlü sipahilerin tasarrufunda bulunan dirliklerdir. Tımarlar içerisinde en fazla sayı ve fonksiyonu olan tımar çeşidi bu tımardır. Osmanlı ordusunun eyalet askeri kısmını eşkinciler oluştururdu.

b) Mustahfız Tımarı: Osmanlı topraklarında bulunan kaleleri muhafaza etmekle görevli sipahilere tahsis edilen tımarlardır. Her kalenin “dizdar” denilen kumandanı, “kethüda” denilen kumandan yardımcısı ve onların komutasında bulunan ve “kale erenleri” denilen askerleri bulunurdu. Bunlar “gedik” olarak adlandırılan icmallü tımar tasarruf ederlerdi.

c) Hademe Tımarı: Sınırlardaki bazı camilerin imamed ve hitabette hizmetini gerçekleştiren kişilere yöneltilirdi. Saraya özel, sümbül soğanı yetiştirmek, şahin ve çakır kuşlarını temin ve takdim gibi bazı hizmetleri yerine getiren kişilere de hademe tımarı verirlerdi. Bu tımarın diğer tımarlardan farkı yoktur. Bu kişiler asker değillerdir, fakat sınırlarda bulunmaları dolayısıyla bir nevi askerlikle ilgileri vardır. Yine sınırlardaki bir kısım vazifelere de bu tür tımarlar verilirdi. Bu tımarlara hizmet tımarları da denilirdi. Tımar’ın ayrıca; münavebe tımarı, mülk tımarı, mensuhat tımarı ve sepet tımarı gibi çeşitleri de vardır. Münavebe Tımarı; buna “kar-ı be-nevbet tımar” da denilirdi. İcmal defterlerinde kaç kişiye kayıtlı ise, bunlar ortaklaşa tasarruf ederler ve harp zamanlarında da nöbetle sefere giderlerdi. Sefere bizzat kendileri gitmekle yükümlüdürler, cebelü gönderemezlerdi. Tımar sahibi öldüğünde arazi oğluna verilir, oğlu yoksa ya da tımara talip olmazsa başkasına verilirdi. Eğer babadan kalma tımar ise kardeşe de verilirdi. Mülk Tımarı; sefer olduğu zaman cebelü göndermesi şartı ile verilen tımarlardır. Tımar sahibinin bizzat sefere gitmesi şart değildir. Anadolu eyaletlerinde mevcut olan bir tımardır. Bu tımar da cebelü göndermediği zaman tımarına el konulmaz, yalnız cebelü göndermediği yılın geliri ceza olarak alınırdı. Bu tımar, tımar sahibi öldüğünde oğullarına ve varislerine geçerdi. Buna malikâne tımarı, eşkincilü mülk ya da mülk eşkincilü tımarlar da denilirdi. Mensuhat Tımarı; ihtiyaç halinde, bir hizmet karşılığında tevcih olunmak üzere ayrıca idare ve kaydedilmiş olan tımarlardır. Bu tımarlar daha sonraları fazla bir miktara vardığında “Derya kalemi” namı ile teşkil olunan kaleme nakledilmiş, “levent” teşkilatında onlara tevcih olunmuştur. Hizmete gitmedikleri zaman yerlerine bedel gönderirlerdi. Sepet Tımarı; sahibinin bir varis bırakmaksızın vefatı ile mahlûl olmuş ve kimseye yönlendirilmeyerek sahipsiz kalmış, gelirleri az olan tımarlardır. Bu tımarlara gördükleri muameleden dolayı kinaye olarak bu ad verilmiştir. Bu tımarlar daha sonraları devlet ricali ile sancak beylerine yemeklik olarak bırakılmıştır.14 Veriliş Şekillerine Göre Tımarlar:

a) Tezkiresiz tımarlar: Beylerbeyinin doğrudan vermeye yetkili olduğu tımarlar olup yıllık geliri 5.000 akçeden düşük olan tımardır.

b) Tezkireli tımarlar: Senelik geliri 5.000 akçeden yüksek olan ve merkezden verilen tımarlardır.

Mali durumuna göre dirlikler:

  1. Serbest dirlikler: Tımar sahibinin tapu, kışlak ve yaylak, cürüm ve cinayet vergileri

gibi miktarı önceden belli olmayan ve bad-ı heva denilen vergileri toplamaya yetkili oldukları tımarlardır.15 Serbest türden tımarlar Rumeli ve Balkanlara açılma dönemlerinde, bu bölgelerin fethini ve yerleşimini kolaylaştırmak ve cazip hale getirmek üzere komutanlar, şeyh, derviş gibi imparatorluğun teşkilatlanmasında nüfuz ve enerjilerinden yararlanabilecek şahıslara geniş muafiyetlerle tahsis edilmekteydi. Bu türden tımarlar sahibinin mülkü anlamına geliyor ve geniş yetkilerle tasarruf ve idare ediliyordu. Bunların çoğu, askeri ya da diğer hizmetlerle yükümlü kılınmamıştı.16

b) Serbest olmayan dirlikler: Sahibinin bad-ı heva denilen vergiyi alamadığı dirlikler idi. Bu tür dirlik sahibinin sadece köylünün ürettiği ürünün vergisini almaya yetkisi bulunmaktaydı.17 Serbest olmayan tımarlarda serbest olan tımarlarla ortak olan ve dikkati çeker mahiyette görülen bir takım hususlarda vardı. Örneğin; köylerde kır bekçiliği salahiyeti ve bu münasebetle tahsis edilecek cezalar her ikisine de aitti.18

Tımarlı Sipahi Ordusu

İmparatorluk idaresinin sipahiliğini avam halka kapalı ve ayrıcalıklı bir şekilde bulundurmak maksadı ile türlü tedbirler almasına rağmen, denilebilir ki bu sınıf, bilhassa kuruluş devirlerinde, türlü kaynaklardan beslenmek ve genişlemek ihtiyacında olan kadro sayısını daima dışarıdan sağlamak mecburiyetinde kalmış ve bilhassa yüksek kademelerinde köle ve devşirmelikten gelen kimselerle beslenmişti.19

Bu askeri grubun oluşumu doğrudan doğruya Osmanlı toprak sistemi ve eyalet idaresi ile ilgilidir. Kendilerine topraklı süvariler de denilmekteydi. Sistemin esasını önceki Türk devletlerinde de olan ikta teşkil etmekteydi. Devlete ait toprakların gelirlerini toplayan dirlik sahipleri, senelik gelirlerine göre her türlü masrafları kendileri tarafından karşılanmak üzere cebelü asker yetiştirmek zorundaydılar. Dirliğin gelirine göre her bir sipahinin kaç cebelü ile sefere katılacağı, beraberinde ne kadar çadır ve benzeri malzeme bulunduracağı ayrıntısı ile kaydedilirdi. Örneğin üç tür tımarlı dizdar vardı: a) Süvari olmayan ve sefere süvari ile çadır getirmek zorunda olmayanlar, b) Bütün süvari tımarlıların yükümlü oldukları diğer askeri görevlere bağlı olan ve bizzat atlı olarak sefere katılmak zorunda olanlar, c) sefere katılmak zorunda olmayan ama süvari göndermek zorunluluğu olanlar.20

Tımarlı sipahi sefer esnasında ihtiyacı olan bütün araç gereçlerini ve yiyeceğini tedarik etmek ve sefer zamanında sefere getirmekle yükümlüydü. Atlı askerlerden meydana gelen sipahi ordusunun miktarını Osmanlı vekayinameleri 1473 tarihinde 20.000 ve Rumeli’de 24.000 olarak vermektedir. Resmi Osmanlı kayıtlarına göre, 1527–28 yılında toplam olarak 37.521 sayıda tımarlı sipahi bulunuyordu. Bunun 9.633’ü hisar eri ya da kale muhafızı geriye kalan 27.633’ü ise tımar sahibi atlı askerlerdi. Cebelüleri ile birlikte ordunun toplam sayısının 70.000–80.000 olduğu tahmin edilmektedir.21

Feodalite Sistemi ile Tımar Sistemi Arasındaki Farklar Nelerdir?

Tımar sistemi, uygulanış açısından Batı’daki feodal sistemle karşılaştırıldığında, bazı benzerlikler göstermekle beraber, muhteva ve amaç açısından değerlendirdiğimizde, aralarında önemli farklılıkların olduğu tespit edilmektedir.22 Bu farlılıkları şöyle sıralayabiliriz;

a)Feodalite sisteminde halk köle ya da yarı köle durumundadır. Toprağın gerçek sahibi senyörler ise tam anlamı ile efendidir. Tımar sisteminde ise durum tamamen farklıdır. Tımar sisteminde sipahi ya da sahib-i arz denilen şahıslar arazinin gerçek sahibi değildir. Halk da bunun kölesi değildir. Halk hürdür devletin kiracısıdır ve sipahilerde devletin vergi memurudur. Ancak topladıkları vergi gelirleri, belli hizmetler karşılığında kendilerine aitti. Bu gelirleriyle münasip bazı askeri hizmetleri yerine getirirlerdi.

b) Avrupa feodalitesinde merkezi idare ve devlet, zaafa uğramıştır. Ülke genelinde devletin devlet’in tek siyasi otoritesi geçerli değildir. Bunun yerine senyörlüklerin sayısı kadar küçük devletçik ve krallık örnekleri vardır. Oysa Osmanlı Devleti’nde, tam tersine merkezi otorite çok güçlüdür. Sipahiler devletin sadece vergi memurudur. Devlet tarafından tayin edilir ve görevden alınırlar.

c) Feodalite sisteminde senyöre fief yani arazinin sahipliği de verilmekte idi. Hâlbuki tımar sisteminde, sipahiye verilen arazinin kendisi değildir. Kuru mülkiyeti devlete ait olan miri arazide devlete ait olan vergileri toplama hakkına sahiptirler. Bu vergilerde şeriat ve kanun çerçevesinde alınırdı.

d) Feodali sisteminde fief’e sahip olan senyörler, arazi üzerinde yaşayan halk üzerinde siyasi hâkimiyet sahibidir; bu sebep ile yasama, yürütme ve yargı yetkileri de bizzat kedisine aittir ve kendisi bu hakları kullanır. Bundan farklı olarak tımar sisteminde sipahilerin sadece askeri açıdan bazı yetkileri vardır. Bunlar dışında halk üzerinde yasama, yürütme ve yargı hakkına sahip değildir. Zira halka tatbik edilen hukuk İslam hukukudur; bunları icra eden sancak ve kaza teşkilatıdır; yargı ise şer’i ye mahkemelerinin elindeydi. Gerektiğinde sipahilerde yargılanmaktaydı.

e) Feodalite sisteminde her senyörün müstakil bir askeri ve ordusu vardır. Bununla krala karşı bile savaşabilirlerdi. Orduyu senyör kurar ve askeri ise yine senyör toplardı. Hâlbuki tımar sisteminde cebelü denilen askerler, Osmanlı ordusunun bir parçası olarak, sadece sipahi tarafından yetiştirilirdi.

f) Feodalite sisteminde halk, asiller, hürler ve yarı köleler çeşitli sınıflara ayrılmakta idi. Özellikle çoğunluğu oluşturan serfler, mutlu azınlığın kölesi durumundadırlar. Hâlbuki Osmanlı toplumunda bu sınıflaşma bulunmamaktadır. Askeri olan ve olmayan şeklindeki ayırım ise, devlet memuru olan olmayan tarzındaki ayrıma benzemektedir. Zira bu tabakalaşma, mali sebeplerden kaynaklanmaktadır. Özellikle reaya adı verilen halk kesiminin, askeri kesim olarak tabir edilen mülki, askeri ve ilmiye tabakalarının kölesi olması ise, kesinlikle söz konusu değildir.

g) Feodalite sisteminde serfler, istedikleri ile evlenemezler. Başka senyörlerin serfleri ya da özgür kadınlar ile evlenmeleri yasaktı. Serflerin mirası mirasçılarına özgür insanların mirası gibi devredilemezdi. Serflerin istediği mesleği seçmekte ve yerlerini değiştirmekte, çalışıp çalışmamakta serbest oldukları söylenemez. Serfler senyörlere karşı zorla çalışmaya, hediyeler takdim etmeye ve belli hizmetler karşılığında çalışmaya mecburdular. Serfler hakkında dava açmak, yargılama yapmak ve hatta cezalandırmak senyörlerin yetkisindeydi. Serfler dini sınıfa ve manastırlara giremezler ve mahkemelerde şahitlikleri özgür kişilere karşı kabul edilmezdi. Kısaca serfler hukuki açıdan eski köleleri andırmaktaydı. Hâlbuki tımar sisteminde yer alan sipahiler, hiçbir zaman halk üzerinde bu tarz yetkilere sahip değillerdi.23

Sistemin Bozulması ve Çöküşü

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 16 asrın sonuna kadar mükemmel bir şekilde uygulanan ve zirai ekonominin temeli olan tımar sistemi, bu tarihten itibaren bozulmaya başlamış, bütün yenileştirme çabalarına rağmen düzeltmek mümkün olmamıştır.24 Koçi Bey Risalesi’nde tımar sisteminde bozulmanın başlaması ve sebepleri şöyle geçmektedir:

“Saadetlü ve şefketlü, yıldızlar kadar çok askere malik olan Padişah hazretlerinin tamamen uyanık olan mübarek hatırlarına gizli değildir ki, yeryüzünde fitne ve fesad, şer ve kavganın duyulup yayılmasına, eşkıya ve azgınların üstün gelip şöhret bulmalarının sebebi, din askeri olan zeamet ve tımar askerlerinin halen dirlikleri kesilip, kendilerinin nam ve nişanlarının kayboluşudur. Bu yüzden fitne ve fesad âlemi tuttu.

992 (M. 1584) tarihine gelinceye kadar köyler ve tarlalar, kılıç ehli elinde ve ocak-zadelerde olup, yabancı ve kötü asıllı kimseler girmemiş idi. Büyüklerin ve ayanın sepetine girmemişti. İlk defa bozulması şu yüzden olmuştur ki:

Evvelce acem memleketleri üzerine tayin olunan Özdemir oğlu Osman paşa, bazı yabancılara şecaatleri görülmekle üçer bin akçe başlangıç verip, bu yol ile yabancı fırsat buldu. Osman paşa iyilerine vermişti. Fakat ondan sonra gelenler, kar budur diye iyi kötü demeyip, münasebeti olmayan, aslında ve cinsinde dirlik sahibi olmayan şehir oğlanı ve reaya kısmından bir alay işe yaramaz soysuzlara başlama emirleri verip, zeamet ve tımar isteyenler bir günde yüz bin akçe tımara hak sahibi oldular. Boşalan tımar ve zeametlerde eski kanuna aykırı olarak İstanbul tarafından verilmeye başlandı. İleri gelenler ve vükela, boşalan yerleri adamlarına ve akrabalarına verip, İslam memleketlerinde olan tımar ve zeametin şer’i şerife ve yüksek kanuna aykırı olarak kimini paşmaklık yaparak, kimini padişah Has’ına katarak, kimini mülk olarak, kimini vakıf olarak, kimini vücudu sıhhatte olan kimselere emeklilik olarak verip, bütün zeamet ve tımar, ileri gelenlerin yemliği oldu. Bu bozukluklar, devletin en şecaatli, güçlü, şan ve şevkete sebep olan askerlerin harap olmasına sebep oldu. Hâlbuki paralı asker, aşağı tabaka halkından devşirilirse hiç bir yararlılığı olmaz. Aksine bunlar, barış günlerinde azgınlık ve isyana şer aleti olduklarından, epeyce zamanda beri taşkınlığın ardı arası kesilmemektedir. Beylerbeyilerinde ve sancak beylerinde, vezirlerin ağalarında, müteferrika, çavuş ve kâtipler zümresinde, dilsiz, cüce taifesinde, padişah nedimlerinde bölük halkının ileri gelenlerinden birçok tımar ve zeametler olup, kimi hizmetkârları üzerine, kimi azadsız kulları üzerine berat çıkarmışlardır. Nam, adamlarının olup, mahsulü kendileri yerler. İçlerinde öyleleri vardır ki, yirmi-otuz, belki kırk-elli kadar zeamet ve tımarı bu yoldan alıp, ürününü kendileri yiyip, sefer-i hümayun olunca, sırf yoklamada mevcut görünsün diye ikibin akçe harçlık verip, cebe ve cevşen yerine aba ve kebe giydirip, evlerinde zevk ve safa, seyir ve sohbette olurlar. Âlem harap olsa umurlarında değildir. Allah esirgesin dünyayı düşman alsa, sefer nedir bilmezler. Beyce geçinirler. Din ve devlet düşünceleri asla hatırlarına gelmez. Bundan başka tımar ve zeamet İstanbul’dan verildiği için İslam ülkesinde olan zeamet ve tımarların ancak onda biri kavgasız olup, geride kalanı tamamen kavgalıdır. Vezir-i azam kulunuza, hala tımar ve zeamet davası dinlemekten başka iş ile uğraşmağa zaman kalmaz. Her adamın elinde birçok beratlar ve onbeş-yirmi kıt’a yerinde bırakma emirleri olup birinin tayin emrinde:

“Hak bunundur, düşmanı müzevirlik ve hile ile sataşıp, karıştığı kulağıma ulaşmıştır. Buna verip, düşmanı men ve def edesin” diye yazıp, düşmanının elindeki berat ve emirlerde de yine bu şekilde “hak bunundur, buna veresin” diye yazıp, Saadetlü padişahımız namına yalan yazarlar. Bu padişah beratlarını ve mübarek emirleri yıpratıp, saltanat namusuna noksanlık düşürürler. Böylece Ahmet’i Mehmet’e, Mehmet’i Ahmet’e tutuşturup, tımar ve zeamet erbabı kullarına büyük zulüm ederler. Bu suretle de zavallıların ürünleri bu kavga arasında ziyan olur ve reaya ayaklar altında kalır. Nice sefer seferleyen gaziler kendileri sefer-i hümayunda can ve baş vermekte ve düşmanı olan kimse evi rler. Böylece Ahmet’i Mehmet’e, Mehmet’i Ahmet’e tutuşturup, tımar ve zeamet erbabı kullarına büyük zulüm ederler. Bu suretle de zavallıların ürünleri bu kavga arasında ziyan olur ve reaya ayaklar altında kalır. Nice sefer seferleyen gaziler kendileri sefer-i hümayunda zevk ve safada iken ürün zamanı gelince İstanbul’dan yerinde kalma emri ile o zavallının ürününü kimini kendi alıp, kimini hükmeden kadıya verir. Böyle böyle tımar ve zeamet ahvali karmakarışık olup, halen alan ve satan belirsiz oldu.”25

İşte tımar dağıtımında uyulması gereken kanun ve nizamların aksine tımar ehli kişilere verilmeyip, rüşvetle askerlikle ilgisi olmayan şahıslara verilmiş, bu durum sistemin bozulmasına yol açmıştır. Nitekim 17 asrın başlarında, 22 sancaktan meydana gelen Rumeli eyaletinde cebelüleriyle birlikte 33. 000 tımarlı sipahi bulunurken, bu sayı ikibinin altına düşmüş; 18. 700 askeri bulunan Anadolu’da da bu sayı bine düşmüştür. Tımarın bu şekilde bozulması ve eski fonksiyonunu kaybetmesi, devletin her fırsatta tımar gelirini hazineye aktarmasına neden olmuştur. I. Abdülhamid ve III. Selim zamanında yapılan yenilikler yetersiz kalmış ve 1844 yılından itibaren zabtiye ve başka hizmetlerde kullanılmak üzere eski fonksiyonunu kaybetmiş ve sessiz sedasız yavaş yavaş ortadan kalkmıştır. 26

Ayni Ali Risalesi’nde verilmiş olan rakamlara göre 16. asrın sonlarına doğru muhtelif eyaletlerde tımarların dağılışı ve cebelüleriyle beraber tımarlı sipahi ordusunun mevcudu:27


Sıra no.

Eyalet ismi

Liva adedi

Zeamet

Tımar

Tutarı(kılıç)

Cebelüleriyle beraber asker miktarı

1

Rumeli

24

914

8.360

9.274

33.000

2

Anadolu

14

195

7.116

7.311

17.000

3

Cezayir-i Bahr-i Sefid

10

126

1.492

1.618

4.509

4

Karaman

7

116

1.504

1.620

4.600

5

Rum(Sivas)

7

109

3.021

3.130

9.000

6

Maraş

5

29

2.140

2.169

5.500

7

Halep

6

104

799

903

2.500

8

Şam

8

128

868

996

2.600

9

Erzurum

11

120

5.159

5.279

7.800


Sonuç

Osmanlı Devletinin ekonomik ve askeri yapısının temeli oluşturan tımar sistemi devletin kuruluşundan sonra, topraklarını hızla genişletmesini ve fetihlerde kalıcılığı yakalamasını sağlamıştır. Devlet bu sistem ile toprağın işletilmesini sağlamış, vergileri kolayca toplayabilmiş, hazineden herhangi bir ücret harcamadan asker yetiştirmiştir, en güçlü dönemini sistemi en iyi uyguladığı dönemde yaşamıştır. Bu sistem ile birçok farklı kültür Müslümanlığı kabul etmiştir. Sistemin bozulması ile devlette gerilemeye başlamış ve çöküşe geçmiştir.


BİBLİYOGRAFYA

I. Kitaplar

AKGÜNDÜZ, Ahmet-Said Öztürk, 700. Yılında Bilinmeyen Osmanlı, Osmanlı Araştırmaları

Vakfı Yayınları, İstanbul, 1999.
HAMMER, J. Von, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, c. 2, İlgi Kültür Yayınları, İstanbul, 2007.
KOÇİBEY
ÖZBİLGEN, Bütün Yönleriyle Osmanlı Adab-ı Osmaniye, 2. Baskı, İz Yayınları, İstanbul,

2004. .
SAYDAM, Abdullah, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, Derya Kitabevi Yayınları, Trabzon, 1999.
TABAKOĞLU, Ahmet, Türk İktisat Tarihi, 7. Baskı, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2005.
UZUNÇARŞILI, İ. Hakkı, Osmanlı Tarihi, c. 1, 9. Baskı, Türk Tarih Kurumu Yayınları,

Ankara, 2008.

II. Makaleler
ACUN, Fatma, “Klasik Dönem Eyalet İdare Tarzı Olarak Tımar Sistemi ve Uygulaması”, Türkler, c. 9, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s. 899–908.
BARKAN, Ö. Lütfi, “Tımar”, İslam Ansiklopedisi, c. 12 / 1, MEB Yayınları, Eskişehir, 1997, s. 187–332.
HALAÇOĞLU, Yusuf, “Tımar”, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, c. 12, Çağ Yayınları, İstanbul, 1989, s. 375–379.
HALAÇOĞLU, Yusuf, “Klasik Dönemde Osmanlı Devlet Teşkilatı”, Genel Türk Tarihi, c. 6, Balkan Yayınları, Ankara, 2002, s. 171–174.
İNALCIK, Halil, “1431 Tarihli Tımar Defterlerine Göre Fatih Devrinden Önce Tımar Sistemi”, VI. Türk Tarih Kongresi, Ankara 10–14 Kasım 1948, Kongreye Sunulan Tebliğler, Ankara, 1952, s. 107–114.
İPŞİRLİ, Mehmet, “Tımar Sistemi” Osmanlı Devleti Tarihi, ed. Ekmeleddin İhsanoğlu, c. 1, Feza Gazetecilik Yayınları, İstanbul, 1999, s.239–244.
NAGY, GY. Kaldy, “Tımar Sisteminin Macaristan’daki Tarımsal Üretime Etkisi”, çev. Şadan Karadeniz, Belleten, c. 38, sayı 151, TTK Yayınları, Ankara, 1974, s. 499–508.
KURT, Yılmaz, “Osmanlı Toprak Yönetimi”, Osmanlı, c. 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 1999, s. 59–65.
OFLAZ, Mehmet, “Tımar”, Türkler, c. 10, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s.703–706.




 Aykut ERGÜN, Karadeniz Teknik Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, 2. Sınıf, İ.Ö. , 211820 Numaralı Öğrenci.

1 F. Acun, “Klasik Dönem Eyalet İdare Tarzı Olarak Tımar Sistemi ve Uygulanması”, Türkler, c. 9, Ankara, 2002, s. 899–908.

2 Y. Kurt, “Osmanlı Toprak Yönetimi”, Osmanlı, c. 3, Ankara, 1999, s. 59–65.

3 E. Özbilgen, Bütün Yönleriyle Osmanlı Adab-ı Osmaniye, İstanbul, 2004, s. 680.

4 H. İnalcık, “1431 Tarihli Tımar Defterlerine Göre Fatih Devrinden Önce Tımar Sistemi”, IV. Türk Tarih Kongresi, Ankara 10–14 Kasım 1948, Kongreye Sunulan Tebliğler, Ankara, 1952, s. 107–114.

5 A. Tabakoğlu, Türk İktisat Tarihi, İstanbul, 1999, s. 197.

6 İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. 1, Ankara, 2008, s. 516.

7 Tabakoğlu, Türk İktisat Tarihi, s. 198.

8 Y. Halaçoğlu,”Klasik Dönemde Osmanlı Devlet Teşkilatı”, Genel Türk Tarihi, c. 6, Ankara, 2002, s. 171–174.

9 Özbilgen, Bütün Yönleriyle Osmanlı, s. 682.

10 J. Von Hammer, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, c. 2, İstanbul, 2007, s. 117.

11 İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi (1300–1600), c. 1, İstanbul, 2000, s. 157.

12 G. Y. Kaldy-Nagy, “Tımar Sistemi’nin Macaristan’da Tarımsal Üretime Etkisi”, Belleten, çev. Şadan Karadeniz, c. 38/151, Ankara, 1974, s. 499–508.

13 Halaçoğlu, “Klasik Dönemde Osmanlı Devlet Teşkilatı”, s. 173.

14 M. Oflaz, “Tımar”, Türkler, c. 10, Ankara, 2002 s. 703–706.

15 A. Saydam, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, Trabzon, 1999, s. 138.

16 Acun, “Klasik Dönem Eyalet İdare Tarzı”, s. 900.

17 Saydam, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, s. 327.

18 Ö. L. Barkan, “Tımar”, İslam Ansiklopedisi, c. 12/1, Eskişehir, 1997, s. 187–332.

19 Barkan, “Tımar”, s. 313.

20 Saydam, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, s. 328.

21 Acun, “Klasik Dönem Eyalet İdare Tarzı”, s. 902.

22 Halaçoğlu, “Klasik Dönemde Osmanlı Devlet Teşkilatı”, s. 173.

23 A. Akagündüz-S. Öztürk, 700. Yılında Bilinmeyen Osmanlı, İstanbul, 1999, s. 502–503.

24 M. İpşirli, “Tımar”, Osmanlı Devleti Tarihi, ed. Ekmeleddin İhsanoğlu, c. 1, İstanbul, 1999, s. 239.

25 Koçi Bey, Koçi Bey Risalesi, sade. Z. Danışman, Türk Kültürü Kaynak Eserler Dizisi, İstanbul, 1972, s. 32–36.

26 Halaçoğlu, “Klasik Dönemde Osmanlı Devlet Teşkilatı”, s. 174.

27 Barkan, “Tımar”, s. 290.




sosyal ağlarda paylaşma



Benzer:

Sistemin Kökeni ve İhtiva Ettiği Anlamlar iconTÜrk adinin anlami ve kökeni

Sistemin Kökeni ve İhtiva Ettiği Anlamlar iconBir sistemin başlangıç verilerindeki ufak değişikliklerinin, büyük...

Sistemin Kökeni ve İhtiva Ettiği Anlamlar iconDersinde (Sönmez, 1991, s. 106). Atatürk’ün ziyaret ettiği sırada çekilmiş olan

Sistemin Kökeni ve İhtiva Ettiği Anlamlar icon’nun beylik olarak kurulup, imparatorluk olarak yayıldığı alanlarda...

Sistemin Kökeni ve İhtiva Ettiği Anlamlar iconArtaş Grubu’nun Atakent’te inşa ettiği Avrupa Konutları Atakent 3’ün...

Sistemin Kökeni ve İhtiva Ettiği Anlamlar icon1. Kimi zaman sözcükler cümlede kullanımlarına göre farklı anlamlar...


öykü




© 2000-2018
kişileri
o.ogren-sen.com