Turkish modernisation before republic


sayfa1/6
o.ogren-sen.com > öykü > Evraklar
  1   2   3   4   5   6


CUMHUTİYET ÖNCESİ TÜRK MODERNLEŞMESİ
M. Demet Ulusoy1
Özet

Modern Türkiye, bütüncül bir tasarım olarak Atatürk Devrimleri ile hayata geçirilmiştir. Türk modernleşmesinin hala   güncel  politikada  tartışılıyor olması ise o güne ilişkin problemlerin aşılamadığını göstermektedir.   Bu nedenle yapılan analizler çoğunlukla, belki de kaçınılmaz olarak, politik  duruştan ya da  konumdan etkilenmektedir.  Her ülkenin modernleşme  süreci  ancak    kendi koşulları içinde çağdaşı  olan diğer ülkelerdeki yaşanan süreçler ile birlikte  anlaşılabilir.  Bu çalışmada daha kapsamlı araştırmalara çerçeve oluşturmak amacıyla Türk modernleşme süreci analitik olarak değerlendirilmeye ve temel özellikleri diğer ülkelerin modernleşme süreçleriyle karşılaştırmalı  olarak ortaya konmaya ve böylelikle araştırılmaya değer sorular belirlenmeye çalışılmıştır.
Anahtar kelimeler: Modernleşme, Türkiye, muhafazakarlık, gelenekselcilik, millet inşaası, ulus devlet.
TURKISH MODERNISATION BEFORE REPUBLIC
 Summary:

Modern Turkey was established  within the framework of a holistic design on the basis of Atatürk's reforms. However, presently ongoing  debates still on the nature of Turkish modernization indicate that  the obstacles of those days  have not yet been solved. It seems that a variety of conducted analyses and evaluations, perhaps inevitably, are under the influence of individual political and ideological stances and positions. The modernization process of each country can  only be   understood  in terms of its own conditions and in comparison with  its contemporaries. In order to establish a framework  for more  comprehensive  future studies, this paper attempts to provide an analytic evaluation of the Turkish modernization  process, explaining and comparing its fundamental features to shed light on many other potential  issues worth investigating.
KeyWords: Modernization, Turkey, conservatizm, traditionalism, nation building, nation state.
Giriş

Türk Modernleşmesi ve yeni Cumhuriyetin kurulması süreçleri günümüzdeki yansımaları üzerinden halen tartışılan bir konudur. Anlaşılan daha çok uzun bir süre tartışılmaya da devam edecektir. Çünkü, yüz yıl sonra bile sürecin tamamlandığını söylemek mümkün olmadığı gibi, süreci politik eğilimlerden uzak olarak değerlendirmek de mümkün olamamaktadır.

Şüphesiz ki, bu tartışmaların hala süre gelmesinde “modernleşme” muhtevasını oluşturan pek çok kavramın halen tartışılıyor olmasının yanında; günümüzün post-modern olarak tanımlanan eğilimlerle kavramı yeniden yorumlama çabasının getirdiği karmaşanın da etkisinin olduğu söylenebilir.

Tüm eleştirilere rağmen Türk devrimi laik, batıyı karşısına almaktan ziyade batı değerlerine yönelen, emperyalizm karşıtı, kültür merkezli ulus temelinde devrim sonrası modernleşme tecrübesi ile dünyadaki özgünlüğünü korumakta ve halen dünyada siyaset ve toplum bilimcilerin yoğun olarak ilgisini çekebilmektedir.

Açıkçası günümüzdeki politik çekişmelerin temel sebebini de ancak bu sürecin anlaşılması ile açıklayabiliriz. Ayrıca, modernleşme çabasındaki Türkiye’nin kazanımları ya da başarısızlıklarının tespiti ve bunların analizi gelecekte atılacak adımlar, alınacak kararlar ve siyasal yönelimler için de yol gösterici olacaktır.

Bu eleştirel derleme çalışmamızda amacımız bu süreç içindeki değişimleri irdeleyerek Türk Modernleşmesine ilişkin her biri kendi içinde detaylı çalışmaya ihtiyaç duyan hipotezlerimizi ortaya koymak olacaktır. Dolayısıyla, bu çalışma bu yöndeki kapsamlı araştırmamızın ilk adımı olarak değerlendirilmelidir. Bu amaçla çalışmamız üç basamaklı olarak kurgulanmıştır. İlk adımda çalışmamızın temel kavramları tartışılmıştır. İkinci adımda Türk modernleşmesinin tarihi arka planı irdelenmeye çalışılmıştır. Sosyoloji için tarih en önemli veri kaynağıdır. Bu çalışmanın da temel referans kaynakları Türk tarihi literatürüdür. Bu kaynaklar üçüncü adımda yapılacak olan değerlendirmelerin yönünü belirleyeceğinden, herhangi bir anlam kayması yaratmamak için yazarların verdiği bilgiler aktarılırken mümkün olduğunca onların ifadelerine sadık kalınmaya özen gösterilmiştir.
Kavramsal ve Kuramsal Çerçeve

Modernleşme

Toplumlar sürekli bir değişim içindedirler. Bu değişimlerin pek çok dinamikleri vardır ve bu dinamiklere bağlı olarak da değişimin hızı farklılık gösterir. Ancak, insanoğlunun medeniyet tarihi sürecinde, Batı’da aydınlanmanın bir sonucu olarak ortaya çıkan Fransız Devrimi ile başlayan süreç, farklı toplumlarda gerek hızı, dinamikleri ve gerekse sonuçları açısından dramatik farklılıklar gösterir. Bu değişim öylesine derindir ki; tarihi ikiye böler. Toplumbilimin ortaya çıkışının bu döneme denk gelmesi de rastlantı olmasa gerek. Bu büyük değişimin öncesinde binlerce yıl toplumların yaşamlarını biçimlendiren ve onlara rehberlik eden; ataların deneyimlerinin eklemlenerek kuşaktan kuşağa aktarılarak oluşturulmuş bilgi, düşünce ve kültürel birikimi ifade eden geleneklerdi. Gerçi gelenek kavramı batının düalistik düşünce yapısı içinde modernleşme sürecinin bir ürünü idi. Yoksa, daha öncesinde zaten gelenek dışında bir şey yoktu (Nasr,1995: 49).

Bugün günlük dile bile geçen modern ve modernleşme sözcükleri, anlam ve kapsam açısından çok geniş kavramlardır. Lâtince, şimdi anlamına gelen, modo ve modernus kelimelerinden türemiş olan modernleşme, XVII. yüzyıla kadar, lâik görüş ve akılcı düşünüş tarzındaki gelişmeleri; otoriter rejimlerin ve bâtıl inançların baskısından kurtulmayı ifade etmekteydi (Weiner, 1966:V). XVII. yüzyılın sonlarından bu yana, batı ülkelerinin ulaştığı seviyeyi, yükselmeyi, batının ilim ve teknoloji seviyesine erişmeyi ve batı zihniyetini benimsemeyi ifade eden batılılaşma (Westernization) sözcüğü ile eş anlam taşımaya başlamıştır. Ancak, batılılaşma XVIII. ve XIX. yüzyılda coğrafi bir bölgeyi işaret etmesi nedeniyle modernleşme sözcüğüne tercih edilmiştir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Batılaşma sözcüğü, hiç olmazsa, coğrafik anlamını kaybetmiş ve 1950 yıllarından bu yana modernleşme özellikle toplum bilimcilerin sık sık kullandıkları bir sözcük haline gelmiştir (Lerner, 1968:387).

İ. Ortaylı (1995:15) batıyı değişim toplumu olarak tanımlar ve “Batı” kadar değişim bilincine erken varmış başka toplumun olmadığını ileri sürer. Benzer şekilde toplum bilimcilerin de toplumları bu değişimin temel bir unsuruna vurgu yaparak sınıflandırdıklarını görürüz. Örneğin; Tönnies toplumları; Cemaat (Gemeinschaft), Cemiyet (Geselschaft) ; Durkheim; mekanik dayanışmacı, organik dayanışmacı, Marx; feodal, kapitalist , Parsons; topluluk (Community), toplum (society) vb. olarak ayrıştırır. En yaygın gruplamalardan biri de, geleneksel ya da sanayi öncesi toplum (traditional, pre-industrial society) ve modern toplum (modern society) şeklindeki ayırımdır (Eisenstadt, 1966:1).

Modernleşme kuramlarına göre geleneksel toplumlar; durağan toplumsal yapı, tarıma dayalı ekonomi, düşük okuma yazma oranı, teknolojik düzey geriliği, düşük hayat standardı, fonksiyonel belirsizlik, yatay ve dikey hareketsizlik, sosyal hayatta yüz yüze ilişkilerin yoğunluğu, yönetimde kanun ve kurallardan ziyade geleneklerin hâkimiyeti, inanç ve düşünüş biçimlerinde kaderci zihniyet ve uygulamaların egemenliği ile tarif edilirken modern toplum; dinamik, şehirli hayatın egemen olduğu endüstrileşmiş, siyasi ve sosyal yapıda kurumlaşmaların artmış, okuma yazma oranının yüksek ve yüksek öğrenimin yaygın olduğu, yönetimde görevlerin fonksiyonel olarak farklılaştığı, kitlelerin giderek artan bir oranda siyasete katıldığı, siyasi gücün daha geniş gruplara dağıldığı, demokratikleşmenin yanı sıra laik düşünüş tarzlarının siyasi ve sosyal yapıda hâkim olduğu bir toplum tipi olarak tanımlanmıştır (Coşkun,1994:299).

Peki o zaman, geleneksel ile modern toplumun ayırt edici temel özellikleri nelerdir? Sanayi öncesi toplumları; tarıma dayalı ekonomik yapı, ilkel teknoloji, tüketim için üretim, üretimde verimsizlik, nüfusun köyde yoğunlaşması, hiyerarşik ve statik sosyal yapı, geniş aile ve ailenin üretim birimi olması, okuma yazma oranının çok düşük olması, kaderci bir hayat görüşü, metafizik felsefe ve toplumsal rollerin çok boyutluluğu, atfedilen statü kaynakları, kural, prensip ve kanunların şahsa göre uygulanması, yetki ve görevlerde belirsizlik, merkezi hükümet otoritesinin zayıflığı, feodal, otokratik, totaliter siyasi yapı, siyasal istikrarsızlık ile karakterize olurken modern toplumlar; tarım, sanayi ve hizmet sektörlerine dayalı ekonomik yapı, ileri teknoloji, üretimde mekanik güç, piyasa için üretim, üretimde etkinlik ve verimlilik, şehirleşme eğilimi, sosyal farklılaşma, dinamik sosyal yapı, çekirdek aile tipi, üretim fonksiyonunun aile dışındaki birimlere devredilmiş olması, okur yazarlık oranının çok yüksek oluşu, ileri bir eğitim sistemi, olayların önceden hesaplanıp tahmin edilebileceği ve önlenebileceği inancı, akılcı düşünme tarzı, toplumsal rollerin tek boyutluluğu, kazanılan statü kaynakları, kural, prensip ve kanunların genel uygulanması, yetki ve görevlerde belirlilik, güçlü merkezi hükümet, demokratik siyasi yapı, siyasal istikrar ile karakterize olur (Baransel,1974:75-90).

Daha önce de değindiğimiz üzere, günümüzde çok farklı, post-modern, modernleşme yaklaşımları bulunmaktadır. Ancak, biz bu çalışmada irdelediğimiz süreç açısından klasik modernleşme yaklaşımları çerçevesi içinde kalacağız. Hümanizm, pozitivizm, rasyonalizm bu yaklaşımın düşünsel kaynağını oluşturur. Bu nedenle öncelikle geleneğin, binlerce yıllık dinle iç içe geçmiş yapısı nedeniyle, merkezi önemine vurgu yapmamız gerekir. Kaynağını yaratılışa kadar uzanan manevi bir miras olarak ve nakil (vahiy) yoluyla aktarılan değerlerden aldığına inanılan geleneklere kutsallık atfedilir (Toku, 2000:170). Muhafazakâr düşünürlerin en önde gelen isimlerinden biri olan Burke’ye göre, toplum yaratıcının “doğa yasaları” tarafından biçimlendirilmektedir ve ona göre beşeri insan tarafından bu yasalara müdahale Tanrı’ya karşı gelmektir. Bu yaklaşım aydınlanma ile ortaya çıkan modern insanların, pozitif evrensel yasalarla olayların kontrol altında tutulabileceği, yönlendirilebileceği görüşüyle taban tabana zıttır (Berger vd.,1985:196). Modern dünyada ortaya çıkan rasyonel düşüncenin din kurumunu zayıflattığı, inançlara ilişkin pratikleri erozyona uğrattığına ilişkin iddialar etrafındaki tartışmalar günümüz temel düşünce sistemlerinin kaynağını oluşturmaktadır (Norris ve Inglehart, 2004: 7).

Modernizmin gelenekler üzerindeki bu ideolojik olumsuz etkisi doğal olarak bir karşılık bulacaktı. Özellikle, Fransız İhtilali’nin peşi sıra yaşanan olumsuzluklara bir yanıt olarak muhafazakârlık düşüncesi ortaya çıkar. Muhafazakârlık, çok büyük oranda birçok yönden örtüşmeleri nedeniyle genellikle gelenekçilikle eş anlamlı olarak kullanılır. Ancak, Karl Manheim muhafazakârlığı, düşünce tarihî içinde derinlemesine kök salmış bir geleneğin kopuşundan ve onu savunmak ya da yeniden düzeltme ihtiyacından doğan bir siyasal ve toplumsal tepki doktrini; bu anlamda bilinçli hâle gelmiş gelenekçilik olarak tanımlayarak farkı ortaya koyar (Beneton,1991:113). Burke, Fransız Devriminin Avrupa toplumunun tarihsel dokusunda bir kopuşa neden olduğunu ileri sürerek, muhafazakârlığın buna bir tepki olduğunu ifade ederken (Beneton,1991:10-11), Berger ve Luckmann (1967:101-107) toplumsal düzlemdeki bu sekülarizasyonu “modern Batı tarihinde toplumsal ve kültürel yapıların, dinî kurum ve sembollerin baskısından kurtuluşu” olarak tanımlar. Bu iki farklı bakış açısı günümüze kadar uzanan iki temel düşünce akımını oluşturur; modernleşme ve muhafazakârlık.

Liberal düşünce filozoflarından olan Norman P. Barry (2004:35) muhafazakâr ideolojide dinin yerini şu şekilde ortaya koyar: Modern dünyada muhafazakarlık bir yanda dinin devletten ayrılmasının gerekliliğine vurgu yapar, bir yandan da insanların ahlaki hayatlarında dinsel duyguların önemine inanır. Muhafazakârlar sosyal kararlılığa her şeyden fazla önem verirler ama dinin siyasi aktivitelerde ana odak noktası olmasını da istemezler. İşte, burada “tavır olarak muhafazakârlık” ile “tutarlı inançların bütünü olarak muhafazakârlık” arasında bir ayırım yapmak gerekir. Tavır olarak muhafazakârlık geçmişe ait değer ve ilkelerden bağımsız olarak geçmişe olumlu yönde eğilim gösterir”.

Moller Von Der Bruck, muhafazakârlığı, “muhafazaya değer şeyler yaratmak olduğu” şeklinde tanımlar (Dural, 2004: 132). Yani, muhafazakârlık, eski ve yerleşik olanın, geleneksel ve kutsalın sürekliliğini modern koşullarda sağlama kapasitesine sahiptir. Bu kapasitesiyle, gelenekçilikten farklılaşarak kendisini yeniden var ederek (Bora, 2003: 54) bir yandan da değişime açıktır. Dahrendorf’un (Akt. Bora, 2003: 54) ifadesiyle ancak “aydınlanmış muhafazakarlık” ayakta kalabilir.

Muhafazakarların dindar olmaları gerekmez (Beneton, 1991: 110). Örneğin, iyi bir muhafazakar olan David Hume deisttir. Onlar da dinin toplumu birleştirici özelliğine vurgu yaparlar, ancak dine dolaysız olarak akıl yolu ile ulaşılacağını ifa ederler. Deizim, gelenek gibi algılanan bir “sivil din” olarak anlaşılmalıdır. Günümüzde gelişmiş ülkelerde din kurumsal olarak etkin olmasa da bireysel bilinç ve vicdan düzeyinde etkinliğini sürdürmektedir. Fransız sosyolog Daniele Hervieu-Leger (2000: 141-146), dini bir hafıza zinciri olarak değerlendirir ve kolektif kimliğin önemli bir unsuru olduğunu savunur. Hervieu-Leger’e göre din yani bu hafıza zinciri inanan bireyi cemaate ve topluma bağlar. Mills (1959: 32-33) daha yakın bir dönemde özel alan hariç, zamanla kutsalın bütünüyle yok olacağını ileri sürmesine rağmen günümüzde dinin, farklı yoğunluklarda olsa da toplumlarda önemini hala koruduğu hatta yükseldiğini de not etmek gerekir.

Günümüz çağdaş dünyasında ortaya çıkan bu temel iki düşünce akımı birbirinin zıttı gibi görünse de, birbirlerinin olumsuzluklarını etkisizleştiren daimi refakatçi olarak değerlendirilir. Ancak, yaygın olarak geleneksel yapısını koruyan toplumlarda modernleşme süreci şiddete varan bir gerilim, çatışma üretmektedir.

Son olarak şunu belirtmek gerekir ki, modernleşme süreci doğuda olduğu kadar batı toplumlarında da farklılık gösterebilmektedir. Örneğin, İngiltere ile Fransa’nın ya da ABD’nin ulaştıkları modernlik anlayışı birbirlerinden farklıdır. Ancak, bu aşamada şunu ifade edebiliriz; modernleşmiş ülkelerde gelenekçilik yerini tamamen muhafazakârlığa bırakmış, farklı ton ve ağırlıkta olsa da sekülerleşme yaygınlık kazanmış, tümünde laiklik temel bir prensip olarak kabul görmüştür.

Modernizmin amacı yeni bir insan tipi inşa etmektir. Inlekes (1966:141) geleneksel ve modern insanın özelliklerini şöyle özetler: Geleneksel insan, yeni fikirleri ve davranış şekillerini kabul etmeme eğilimindedir. İlgilendiği konular sınırlıdır. Fiziki, sosyal ve psikolojik açıdan durağan, duygudaşlık yeteneği zayıf, geçmişe dönük, başarma güdüsü düşük, plansızdır, otoriterdir, geleneklere sıkıca bağlı, kaderci, bilim ve teknolojiye inançsız ve çevresinin tesirine açıktır. Modern insan ise; yeni fikir ve davranış şekillerini kabule hazırdır. İlgilendiği konular çok çeşitlidir. Fizikî, sosyal, psikolojik açıdan hareketlidir ve duygudaşlık yeteneği kuvvetli, geleceğe dönük, başarma güdüsü yüksek, planlı, yaratıcı, çevresine hâkim olma çabasında, olayların öngörülebileceğine, ilim ve teknolojiye inanan insandır.

Modernleşme bağlamında değinmek durumunda olduğumuz iki kavram daha bulunmaktadır: Milliyetçilik ve Ulus Devlet. Bu iki kavramın da gelişimini anlamadan modernleşmeyi anlamamız mümkün olmaz. Öncelikle bu iki kavram da batıdan doğmuştur. Günümüz modern devletlerinin temel işlevi olarak tanımlanan güvenliği sağlama (ordu), adalet (yargılama), ekonomik hayatı düzenleme (para basma-vergilendirme) ve eğitim (okullar açma) ile ilgili faaliyetler öncesinde kilise ve feodal krallıklar tarafından yürütülmekteydi ve bunlar, aralarındaki üstünlük, yani egemenlik mücadelesinin unsurlarıydı. Machiavelli, egemenliği “güçler arasında en üstünü (superanus)” anlamında ilk kez kullanmıştı (Çetin, 2008: 39). Jean Bodin’in ileri sürdüğü egemenlik kuramı ise günümüz ulus devletlerinin teorik alt yapısı olan merkezi hükümetlerin güçlendirilmesini öneriyordu (Beriş, 2008: 493) . Hobbes, egemenliğin “en üst iktidar”ı olan devleti tanımlamıştır (Çetin, 2008: 39- 40).

Ancak, bu egemenliğin meşruiyeti, yani kaynağının ne olacağı sorusunun cevabını ise daha sonra Fransız Devriminin düşünsel alt yapısını oluşturan “Toplum Sözleşmesi” çalışması ile J.J. Rousseau verir. Hobbes devleti; bireylerin egemenliklerinin temsil edildiği “iktidar” olarak tanımlıyordu ve benzer şekilde Rousseau’da da iktidar “temsil” yoluyla devrediliyordu. Böylelikle, önceki devletlerdeki parçalı egemenlik yapısı reddedilerek ve mutlak egemenliğin kaynağı olarak toplumun bireyleri tanımlanarak günümüz modern devletlerinin temel ilkesi ortaya koyuluyordu (Beriş, 2008: 493). Bodin’e göre böyle bir devlette egemenlik tektir devredilemez ve parçalanamaz (Kapani, 1997: 56). İktidar sınırsız ve mutlaktır. Bu açıdan modern devlet, egemenliğini “din”le bile paylaşmayı reddeder. Bunun alt yapısı tarihsel süreç içinde hazırlamıştı. Fransa ve İngiltere’de katliamlara varan din savaşları olmuş ve bu çatışmalar ancak 1648 tarihli Westphalia Anlaşması ile sonlandırılabilmişti. Bu anlaşmayla devletlerin kendi sınırları içerisinde yaşayanlara herhangi bir dinsel grubu gözetmeden eşit bir şekilde muamele etmeleri ve tüm devletlerin eşit olduğu kabul edilir. Böylece birbirlerinin egemenlik alanını uluslararası düzeyde karşılıklı olarak tanıyan ilk ulus devletlerin nüvelerinin ortaya çıkışına tanık olunmuştur (Beriş, 2008: 494-495).

Bu süreçte, endüstrileşme ile birlikte hızla büyüyen şehirler ve değişen toplumsal yapılar sonucu sadece dinin değil, tüm geleneksel yapıların da zayıfladığı görülür. Peki, o zaman toplumsal birliktelik ve düzen nasıl sağlanacaktı? Hobsbawm (2005: 166)’a göre, bu boşluğu hayali bir cemaat olan ulus doldurabilirdi. Böylelikle ulus, 19. yüzyıla ait bir olgu olan devlete eklemlendi. Devlet, ulusu yarattı. Bu bireylerin de ihtiyacıydı. Demokrasinin ivme kazandığı bir dönemde, vatandaşlardan geleneksel ve dinsel ilişkiler bağlamında bir itaat beklentisi içerisine girmelerini beklemek anlamsızlaştı. Devlet ile vatandaşları bütünleştirici bir harç görevini ancak ulus görebilirdi. Ulus anlayışı, sadece vatandaşlara doğrudan ulaşmanın yolunu açmakla kalmıyordu; bunun yanında devlete bağlılığın dışındaki (dini, etnik vb.) bağlılıkların ve daha da önemlisi, büyük bir tehdit olarak algılanan sınıf bilincinin ortaya çıkmasının da önünde dengeleyici bir etkendi. Hobsbawm (2005) bu gelişmeyi zorunluluk olarak görür. Böylelikle, 1750’lerde İngiltere’de başlayan ve 1789 Fransız Devrimi ile Fransa ve daha sonra ise Almanya’da devam eden bu süreci diğer devletlerin de takip etmesi ile birlikte uluslaşma ve ulus devletleşme süreci ortaya çıkmış oldu.

Smith (1986:15-16) “Milletlerin Etnik Kökenleri” adlı eserinde milliyetçilik kavramının dört farklı kullanımı olabileceğini belirtmiştir. İlk olarak milliyetçilik, “millet yapma olarak adlandırılan, genel bir millet oluşturma süreci” anlamında kullanılmıştır. “Bir millete ait olma bilinci” kavrama yüklenilen ikinci manadır. Üçüncü olarak, milliyetçilik “belirli amaçları gerçekleştirmeyi amaçlayan bir hareket” olarak tanımlanmıştır. Ve nihai olarak da “milleti ilgi odağı yapan bir doktrin, ideoloji” şeklinde anlaşılmıştır.

Anderson (1995) milliyeti “hayali bir cemaat” olarak nitelendirmiştir. Millet ve milliyetçiliğin bir kültürel eser olduğunu savunan Anderson’a (1995:20)göre millet hayal edilmiş siyasi bir topluluktur. Gellner’e (1992:107) göre de millet inşa edilmektedir ve toplumsal yapı homojen ve standartlaştırılmış bir yüksek kültürün gerekliliğini ortaya koyduğu durumlarda milliyetçilik ortaya çıkmaktadır ve oluşturulan bir üst kültürün, farklı alt kültürlere sahip olan toplumlara benimsetilmesine yönelik kültürel bir projedir. Gökalp (1981:151) de milleti kültürel bir birliğe dayanan, eğitim yolu ile oluşturulmuş bir birlik olduğunu ifade eder.

Millet, kültürel türdeşliği ifade etmek amacıyla milliyetçilik tarafından yoktan oluşturulmuş olan bir kurgu (Gellner, 1998a: 59) ya da hayal edilmiş olan siyasal bir topluluk (Anderson, 1995: 20) olarak tanımlanarak, toplumların modernite öncesine uzanan etnik ya da kültürel bağlarını tamamen reddetmek ne derece doğrudur? (Breuilly, 1982; Glazer ve Moynihan, 1975). Smith’de (2002b: 47-48) bu düşünceyi sorgulayarak milleti; “tarihi bir toprağı/ülkeyi, ortak mitleri ve tarihi belleği, kitlevi bir kamu kültürünü, ortak bir ekonomiyi, ortak yasal hak ve görevleri paylaşan” bir insan topluluğu olarak tanımlar (Smith, 2007: 32).

Ulus-devletlerin ve onun ideolojisi milliyetçiliğin dayandığı Aydınlanmanın temel düşüncesine göre kendimizi ve dünyayı ne kadar akılcı olarak anlarsak, kendi amaçlarımız doğrultusunda tarihe şekil vermekte o kadar fazla olanağımız olur. Onlara göre ancak geçmişin alışkanlık ve önyargılarından kurtulmamız durumunda geleceği denetim altına alabiliriz (Giddens, 2000:13). Modern çağda aydınlara millet inşa sürecinde önemli bir rol düşmektedir. Milletlerini tarif etme görevi aydınlara düşmektedir. Aydınlar, o zamana kadar “avam” veya “güruh” olarak isimlendirilen halkı millet haline dönüştürmek ve siyasi kimliği önde tutan yeni bir milli-topluluk inşa etmek durumundaydılar (Karpat, 2009: 52). Bireyi özgürleştiren, cemaatten bireye geçişi hedefleyen Ulus-devlet projesi geleneklerin yarattığı durağanlığı kırmayı ve bölgesel güçlerin baskısına başkaldırmayı gerekli kılar ve bu düşüncenin sorumlu aktörleri ise orta sınıf mensuplarıdır (İnsel, 2000-01: 59-64).

Milliyetçiliği tarihsel olarak irdelediğimizde onun çok farklı, hatta çoğunlukla birbirleri ile zıtlık oluşturan yüzlerinin olduğunu görürüz. Milliyetçiliği, Karl Popper açık toplumun kurulmasının önündeki en büyük engellerden biri olarak görürken, Karl Deutsch tam tersine dünyanın açık topluma ulaşmasını sağlayacak yegane kapı olduğunu ileri sürer (Karakaş, 2006: 58-60). Tarihte bu farklı görüşlere yol açan bir çok örnek bulunabilir. Milliyetçiliğin bir tarafta özgürlük hareketlerine katkıda bulunurken diğer tarafta tarihin belli döneminde de emperyal politikalara ya da faşist uygulamalara kılavuzluk yaptığı örnekler görülür. Etnik olarak bölünmüş olan bazı ülkelerde milliyetçilik, birliği sağlamaya yönelik bir araç olarak kullanılırken, bazılarında etnik azınlıkların ayrışmalarına neden olmuştur. Bazen sömürgeler elde etmek ve toprakları genişletmek için kullanılmış bazen de ekonomik kalkınma için gerekli politikaları hayata geçirmede ve sömürge durumundaki halkların özgürlüklerini kazanmalarında etkili olmuştur (Uzun, 2003: 141-143). Milliyetçilik kimi zaman sol, bazen sağ ideolojilere eşlik etse de onun için tartışmasız olarak şunu söylemek mümkündür; günümüzün vatandaşlık, hukuk devleti, özgürlük, temel haklar, eşitlik, demokrasi gibi evrensel kabul görmüş soyut değerleri, toplumsal yaşama milliyetçilik sayesinde kazandırılmıştır.

Bu kavramsal girişten sonra Osmanlı döneminden başlayan Türk modernleşme sürecinin ilk dönemi olan Atatürk dönemine kadar devam eden süreci değerlendirmeye çalışacağız.
  1   2   3   4   5   6

sosyal ağlarda paylaşma



Benzer:

Turkish modernisation before republic iconA study on sculptors who created ouevres by figurative approach in the republic era

Turkish modernisation before republic iconA history of Turkish Painting

Turkish modernisation before republic iconTurkish volleyball federation

Turkish modernisation before republic iconDate and place of birth: Nationality: Turkish

Turkish modernisation before republic iconViews of Turkish Teacher Candidates About Nasreddin Hoca

Turkish modernisation before republic iconEfficiency analysis for turkish deposit banking: the effects of global financial crisis

Turkish modernisation before republic iconYönetmen Director: Sebastian Brameshuber / Avusturya Austria / 2008...


öykü




© 2000-2018
kişileri
o.ogren-sen.com